Anasayfa Basında USİAD Cihan DURA Batı’nın Saklı Yüzü: Merdiveni İtme Stratejisi
Batı’nın Saklı Yüzü: Merdiveni İtme Stratejisi
Cihan DURA
Cuma, 04 Ocak 2013 14:45

Bir yazarımız, Sayın M. Hilmi Yıldırım[1] bir makalesinde özetle şu uyarıcı satırlara yer veriyordu: “Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomide en önemli hedefi sanayileşmek, sanayileşmiş ülkelerin safına katılmaktı. O bakımdan hükümetlerimiz; farklı ekonomik programlar uygulasalar da bu hedefi korudular, ta ki 1980 yılına kadar. O yıldan sonra sanayileşme rafa kaldırıldı. Batı dünyası ise sanayileşmişti ve bu avantajını korumak istiyordu.

Bu sebepten, Müslüman ülkelerin, özellikle de sanayileşme potansiyeli olan Türkiye’nin, sanayileşmesini önlemek için ne gerekiyorsa yapıyordu. Çareyi Türkiye’yi idare edenlere, ‘serbest piyasa ekonomisi’ni kabul ettirmekte buldular. Yöneticilerimiz, bir anda serbest piyasacı kesildiler ve şöyle dediler: ‘Serbest piyasa ekonomisinde, sanayileşmeyi özel sektör gerçekleştirir. Biz bu işi, özel sektöre devrettik.’ Oysa sanayileşme tarihinin gösterdiği bir gerçek vardır ki o da şudur: Özel sektör hiçbir ülkede kendi başına sanayileşmeyi gerçekleştirememiştir, gerçekleştiremez de… Devletin desteği, teşviki ve öncülüğü olmadan, sanayileşmek imkânsızdır.”

 

Değerli yazarımız, Sayın Hilmi Yıldırım burada asıl neyi vurgulamak istiyor? Vurgulamak istediği husus -kanaatimce- Türkiye’nin, Batı’nın -daha doğrusu ‘Çirkin Batı’nın- dünyanın kalan kısmına uyguladığı bir stratejinin, -benim deyişimle- “MERİT Stratejisi”nin kurbanı olmasıdır. Birçok yazımda mahiyetini açıkladım bu stratejinin. Aşağıda bir kısa bir özet daha sunacağım. Ancak, söyleyeceklerimin rahat anlaşılması bakımından önce bir alegoriye başvurmam gerekiyor.

1-) Sözde Yarış
Ünlü bir atlet düşünün. Dalında rakip tanımıyor, girdiği her yarışta şampiyon oluyor. Kimseye bırakmıyor birinciliği. Katıldığı her koşuda böyle… Bu konumunu sürdürmek için çok çalışıyor, düzenli antrenman yapıyor, performansını koruyor. Zamanı gelince, bileğinin gücüyle yine şampiyon oluyor. Ancak dikkat! Asla kural dışı davranmıyor; herhangi bir hileye, dopinge veya şikeye başvurmuyor. Hep bileğinin hakkıyla kazanmak istiyor ve öyle yapıyor. Sonra biliyor ki hile yaparsa elenebilir, diskalifiye olabilir.
Şimdi bu örneği aklımızda tutarak gözlerimizi dünya ülkelerine çevirelim. Onlar da bir “gelişme yarışı” içindeler. Bakıyoruz, bu gelişme yarışında önde olanlar Merkez ülkeler (ABD, Almanya, İngiltere, Japonya gibi gelişmiş ülkeler). Çalışıyorlar, yeni üretim teknikleri, yeni mallar buluyor, bunları dünyaya satıp daha fazla kazanıyorlar. Tasarruf ediyorlar, birikimlerini borç verip faiz geliri elde ediyorlar. Konumlarını, dünyanın diğer ülkelerine, özellikle çevre ülkelerine (Türkiye gibi ekonomik açıdan az gelişmiş ülkelere) kaptırmıyorlar.
Ancak dikkat! Söz konusu uluslararası yarışta, yukarıda verdiğim sporcu örneğinden farklı bir durum var: Zengin ülkeler bu uluslararası koşuda kural tanımıyorlar, belden aşağı vuruyorlar; hukuk ve ahlak dışı yollara başvuruyor, hile yapıyor, çelme atıyor, tuzak kuruyorlar. Neden? Geriden gelen ülkelerin, örneğin Türkiye’nin kendilerine yetişmesini önlemek için! Ekonomik bakımdan az gelişmiş Çevre ülkelerinin büyük atılımlar yapıp kendilerine yetişmesini engellemek için, birinciliklerini o ülkelere kaptırmamak için! İşte bu küresel politika “Batı’nın merdiveni itme stratejisi”dir, kısaca “MERİT” stratejisidir.

2-) Nedir MERİT Stratejisi?

Şimdi bu stratejinin mahiyetini, ana hatlarıyla, biraz daha yakından görelim.

İktisadî tarih ortaya koymuştur ki bir ülke gelişme bakımından diğer ülkelerin önüne geçince, “sahip olduğu iktisadî ve siyasî gücü, kendisinden geride olan ülkelerin gelişmesini önleyerek koruma ve daha ileri gitme” şeklinde bir strateji uygulamaktadır. İngiltere’nin, sanayileşmesini gerçekleştirdiği ve bir süper güç haline geldiği XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yaptığı budur. Günümüzde ise ABD Türkiye gibi henüz sanayileşememiş ülkelere karşı aynı stratejiyi uygulamaktadır. G-7 içinde yer alan Almanya, Fransa, İngiltere gibi diğer Merkez ülkeler de bu çorbada tuzlarını eksik etmemektedir. Başka bir deyişle gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere karşı merdiveni itme stratejisi uygulamaktadır. Nasıl bir stratejidir bu? İşte yanıtı: Sanayileşmiş bir ülke; zenginliğinin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni iter. O ülkelerin, kendisinin vaktiyle uygulamış olduğu gelişme politikalarına başvurmasını engeller.
Bu stratejinin bir diğer yönü de şudur: Zengin ülkeler günümüzde bile, o sakladıkları “merdiven”i çıkarıp kendi ekonomileri için de kullanıyorlar; örtülü olarak ya da başları sıkıştığı, menfaatleri gerektirdiği her defasında devletçi ve korumacı politikalara başvuruyorlar.
Söz konusu strateji elbette “homojen” değildir; şu anlamda ki “hedef alınan ülke”nin ekonomik gücüne göre farklılaştırılmış olarak uygulanmaktadır. Bu bakımdan konunun hedef-ülkenin güç derecesi ölçütüne göre analiz edilmesi gerekir, şöyle: Sömürgeler, yarı bağımsız ülkeler, rakip ülkeler. Uygulanan “merdiveni itme” (kısaca merit) stratejileri ise sırasıyla şunlardır: Yasaklama, eşitsiz antlaşmalar, teknolojik engelleme[2].

3-) Beş Silah

Türkiye; Atatürk aramızdan ayrıldıktan sonra,  özellikle de 1980’den sonra düşürüldü Batı’nın (Derin Merkez’in) bu hain tuzağına. AKP iktidarında ise en “parlak” dönem yaşanıyor. Derin Merkez bir merdiveni itme stratejisi olarak Türkiye’ye karşı genellikle “eşitsiz anlaşmalar” yoluna başvurmuştur. Bu çerçevede çeşitli -ekonomik, siyasal nitelikte- silahlar kullanmıştır. Bu silahlarla hem Türkiye’yi yeniden, sömürüye elverişli hale getirmiş, hem de sanayileşmesini, kendilerine rakip bir güç haline gelmesini önlemiştir.

a) Bu silahlardan İlki serbest mübadeledir. Serbest mübadele ikna etmekten zor kullanmaya kadar çeşitli yollardan, Avrupa Birliği gibi sözde bütünleşme girişimleri kullanılarak dayatıldı. Türkiye 1963 Ankara Antlaşması ve 1995 Gümrük Birliği Antlaşması ile kapılarını serbest mübadeleye ardına kadar açtı. Oysa bugünün sanayileşmiş ülkeleri serbest dış ticaretle ve serbest finans hareketleriyle zenginleşmemişlerdir, özellikle ilk birikimleri ve ilk sanayileşme atılımları sırasında yoğun devlet müdahalelerine başvurmuşlardır. Bu ülkeler bugün bile gerektiği zaman devlet müdahalesine başvuruyor, bazı alanlarda devlet sanayiciliği yapıyorlar. Türkiye’de ise engelleme yoluna gidiyorlar. Son krizde ABD’de kurtarılan bankaları hatırlayalım, Türkiye’de 2001 krizinde ise Demirbank’ın nasıl batmaya terk edildiğini...

b)
İkinci silah borçlandırmadır. Derin Merkez Türkiye gibi ülkeleri iki sebepten dolayı borçlandırıyor:  Merkez ülkelerinde mal bolluğundan başka sermaye bolluğu da vardır. Bu fonların değerlendirilmesi gerekir. Nasıl? Çevre ülkelerine kredi açarak, oralardan faiz geliri elde ederek… İkinci sebep, siyasidir. Ünlü sözdür: Borç alan, emir alır. Batı borçlandırmayı 200 yıldır bu amaçla da kullanıyor. Böylece Derin-Merkez iki hedefine de ulaşmış olur: Kurban ülkenin gelirlerini sürekli olarak -kan emer gibi- faiz şeklinde emerler. Her kredi açtıklarında da basiretsiz, teslimiyetçi hükümetlerden, istedikleri her türlü ödünü alırlar. Borçlandırma emperyalist ülkelerin eski bir stratejisidir. Osmanlı’ya boyun eğdirmek için de bu aracı kullandılar. Türkiye’yi Atatürk’ten sonra, özellikle 1980’den sonra yeniden borç batağına ittiler. Devleti, özel sektörü, hatta -satın aldıkları bankalar aracılığı ile son yıllarda- halkı da borçlandırdılar.  Teslimiyetçi hükümetler kredi alabilmek için, batılı kapitalistlerin her dediğine boyun eğdiler. Yeni kredileri yeni -siyasal, ekonomik- ödünler karşılığında alabildiler. Kendi koşullarının gerektirdiği politikaları değil, Batı’nın MERİT stratejisinin gerektirdiği politikaları uyguladılar.

c)
Çirkin Batı’nın üçüncü silahı özelleştirmedir. Özelleştirme Liberalizm’in bir gereğidir. Liberalizm ekonomide devletin rol almasına karşıdır. Bu da kamu işletmeleri satılarak, yani özelleştirilerek sağlanır. AB ve IMF-Dünya Bankası tarafından dayatılmıştır Türkiye’ye. Öyle görülüyor ki asıl maksat, kâr getiren şirketlerin yabancılara çok düşük fiyatlarla satılmasıdır. Bundan başka, borca batmış hükümetler iktidarlarını sürdürmek için paraya muhtaçtır, bunu normal yollardan sağlayamayınca, kurtuluşu kamuya ait tesisleri satmakta bulurlar. Türkiye’de özelleştirme AKP iktidarında adeta bir çılgınlık, bir felaket boyutuna ulaşmıştır. Bankalar, en stratejik tesisler yabancılara satılarak, ülke ekonomisi savunmasız bırakılmaktadır. Batı’da, İngiltere, Fransa, Almanya sanayileşirken böyle mi yapılmıştır? Bankalarını, stratejik tesislerini satmışlar mıdır? Türkiye’de ise sattırılmıştır, teşvik edilmiştir.

d)
Derin Merkez’in dördüncü silahı yabancı sermayedir. Özelleştirmelerle birlikte ülkeye yabancı sermaye girişi de artar. Çoğu zaman hedef yukarda belirttiğim gibi özelleştirmeye açılan tesisleri ele geçirmektir, ülke pazarına girmektir. Oysa yabancı sermayenin bir ülkeye ne kadar faydası varsa, belki ondan daha fazla zararı vardır. Bu yoldandır ki Türkiye’de ekonomi millî olmaktan -yani Türk milletine ait olmaktan- hızla uzaklaşmaya, yabancılaşmaya başlamış, en stratejik sektörler, bankacılık, sigortacılık, iletişim, ticaret sektörleri, önemli oranda ulus-ötesi şirketlerin malı olmuştur. Söyleyin, böyle bir ekonomiden sanayileşme, kalkınma beklenir mi? bakın Amerikan iktisat tarihine, ilk işleri sömürgeci İngiliz sermayesini ülkelerinden kovmak olmuştur. Bugün de stratejik bir tesis söz konusu olunca, yabancı sermayeye asla geçit vermiyorlar; Fransa’da, Almanya’da da böyledir.

e)
Beşinci silah toprak sattırmaktır. Osmanlı çöküş yıllarında İngiliz taleplerine boyun eğerek topraklarını yabancılara satmaya başlamıştı. Atatürk bu satışları neredeyse tamamen yasaklamıştır. Ne var ki yabancıya toprak satışları AKP iktidarı ile Temmuz 2003’ten itibaren yeniden büyük bir ivme kazandı. AKP neden gerek gördü buna? İki sebepten dolayı: Birincisi, tıpkı İngiltere’nin Osmanlı’ya yaptığı gibi Avrupa Birliği de AKP hükümetine dayattı yabancıya toprak satışını, o da aynı şekilde boyun eğdi. İkincisi, hükümet gelir yaratmada başarısız olduğu için işin kolayına giderek,  toprak satışlarını bir finansman aracı olarak gördü. Oysa yabancıya toprak satışının son derecede olumsuz etkileri vardır. Birincisi milli servet kaybıdır. Yabancıya toprak satışının başka birçok sakıncası vardır. En tehlikelisi ülkede yeni bir azınlık nüfusun oluşmasıdır[3]. Bir de Avrupa ülkelerinin uygulamalarına bakın, çoğu mülkiyeti devretmiyor, tarım alanlarına yabancıları sokmuyorlar. Sonra sormak lazım: Batı ülkeleri, Türkiye’nin bugünkü gelişme düzeyinde iken, topraklarını yabancılara satmışlar mıdır?

f)
Çirkin Batı kendisi bütünleşirken, rakip ülkeleri çözülmeye itmektedir.  Bu amaçla altıncı silahını kullanır: Örneğin bir hedef ülke olarak Türkiye’de -demokrasi, insan hakları gibi değerleri kullanarak- azınlık ve etnisite sorunları yaratır. Azınlık ve etnisite olgusu liberalizmle çatışmaz. Serbest rekabet -dayanışmanın aksine- farklılıkla beslenir, bu bakımdan kendi dünya görüşleri içinde tutarlıdırlar, ancak bir taşla iki kuş vuruyorlar: Derin-Merkez, bu merkezin aracı olan emperyalist devletler farklılıkları teşvik eder. Türkiye’de propagandası yapılan  “mozaik” yakıştırması, etnik özelliklerin öne çıkarılması bu tutumun ürünüdür. Derin-Merkez yalnız mevcut farklılıkları kullanmakla kalmaz, yeni farklılıklar da yaratmaya çalışır. İhtiyacına göre “azınlık” kavramını değiştirir, içini istediği şekilde doldurur, boşaltır.

***

MERİT stratejisi aslında Derin Merkez’in stratejisidir.
Bütün bu silahların tetiğindeki parmağın asıl sahibi hep aynı güçtür: Derin-Merkez’dir.
Derin merkez en büyük küresel şirketlerin sahipleridir, yöneticileridir. Kendilerinin sürekli büyümesi, zenginleşmesi için, kendileri dışındaki dünyanın, sanayileşmeleri engellenmiş ulus-devlet ekonomilerinin gelişmemesi gerekir. Onlar hep birer pazar olarak kalmalıdır, hep birer hammadde kaynağı olarak kalmalıdır.
Derin Merkez kendini gizler, görünmez; öne taşeronlarını sürer, o taşeronlara uygulatır, gizli stratejisini; ABD yönetimine uygulatır, diğer kapitalist ülke hükümetlerine, Avrupa Birliği yöneticilerine, aramızdaki işbirlikçilerine uygulatır!

 


[1] M. Hilmi Yıldırım, “Sanayileşmeden Büyümenin Önemsizliği”, Yeni Mesaj, 16.10. 2012.

[2] Bu stratejiler için bkz:  Cihan Dura, “Merkez Ülkeler Merdiveni İtme Stratejisini Nasıl Uyguluyor?” http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=264&Itemid=60

[3] Yabancıya toprak satışının sakıncaları hakkında bakınız: Cihan Dura, “Türkiye'de Yabancılara Toprak Satışı Üzerine Gözlemler Ve Hipotezler”, http://www.cihandura.com/eski/index.php?option=com_content&task=view&id=47&Itemid=63

 

Prof. Dr. Cihan DURA

USİAD Bildiren Dergisi 58. Sayı

Derginin 58. Sayısını okumak için tıklayınız

www.usiad.net

 

USİAD Bildiren Dergisi

Reklam

Raporlar

Reklam

Kitaplar

Reklam